Bu konuyu artık geçsek!
I.bölüm
‘Back To School’ dönemi nedeniyle müzik piyasasında birçok beklentinin olduğu, sektörel anlamda krizlerin arasından sıyrılma planlarının yapıldığı yoğun bir zamana girdik. Peki neler değişti, neleri değiştirebileceğiz? Özellikle de MySpace ve Last FM’in kapatıldığına şahit olduğumuz bugünlerde…
Bu kadar yoğun bir döneme ve yeni yayın dönemine başlamadan önce kısa bir bayram kaçamağı yapayım dedim. Kabak koyu kesinlikle inanılmaz doğru bir seçimdi. Road trip yaparak yol restoranlarında yemek ve çay için arabayla gitmeyi planladık. Ben tatile çıkarken yanıma çok fazla müzik almayı sevmem. Bulunduğum yerde seçilen müzikleri dinlemeyi tercih ederim. Arabada 12 saat süren şımarık yolculuğumuzda o şarkı benim şu şarkı senin diyerek 920 km yolculuk yaptık, benzincilerden aldığımız CD’ler ve yerel ulusal radyolar arasında dolaşarak.… Hedef noktamız Shambala ilk bakışta inanılmaz büyülüyor. Konumu ve içeriği oldukça başarılı, sakin, doğayla iç içe bir tatil bizi bekliyordu. Peki müzik? Sabah köy kahvaltısı eşliğinde müzik gerçekten insanı yoruyordu. Seçilen müzik hatalı, ses seviyesi daha da hatalıydı. Barda yapılan müzik seçimi ise akşam öylesine doğayla içi içe bir ortam için hiç uygun değildi. Memnun olanlar vardı ama İstanbul’da alışık olduğumuz garip gurup yerlerden ne farkı vardı? Kabak koyunda yer alan diğer mekânların bu konuda daha başarılı olduğu ortada. Bu biraz kişisel tercihe giren bir konu..
Müzik konusunu geride bırakırsak gerek tweet’lerim gerek mesajlarımla tüm dünyada yer alan beni takip eden insanlarla Shambala’nın, kabak koyunun ne kadar müthiş bir yer olduğunu paylaştım. Romantik huzur dolu bir tatil için kesinlikle tercih edebileceğiniz bir yer, lezzetli yemeklerinin fiyatı bir parça yüksek, manzarasıyla insanın ömrüne ömür katıyor, ama iPod şart…Mekanların müzikal açıdan tercihleri fazlasıyla önemli ve bu da sektörde en önemli eksiklerden biri aslında. Özellikle Türkiye’de bu konu yerlerde sürünüyor. İstanbul’da gittiğimiz belli başlı yerler dışında genelde hep ticari kaygılarla, farklı olmak yerine standartlar sağlanmaya çalışılıyor ve bu işi yaparken mekân sahibinin zevki, barmenin zevki, temizlikçinin zevki, hepsi birbirine giriyor. Kişisel zevkleri arka planda tutabilen mekânlar ise bu konuda başarıya daha çok yaklaşıyor. Mekânlar müzikal kararları ile gelir gider planları yapmayadursun, çok daha önemli bir konu başlığı bugünlerde tüm dünyaca konuşulur oldu: Music Business ve Trend Mongering. Dilimler büyüyor, pasta da İnsanoğlu hayatının ilk defa bu döneminde bir sanat dalının zanaata dönüştüğüne ve para kökenli problemlerinin onu nasıl yiyip bitirdiğine şahit oluyor. Albümün üretim sonrası ve raflarda satılmaya başladığı andan itibaren gelir talep eden sanatçı ve yapımcı kazançları inanılmaz bir şekilde düşüş gösterirken, sektörde gelir kapıları yaratabilmek adına çok ciddi girişimler ve ilerlemeler kaydediliyor. Müzik sektöründe yer alan pasta dilimlerinin sayısı arttıkça pasta da büyüyor ama bu oran ne yazık ki sanatçıya zarar verecek anlamda çok düşük. Kuşkusuz bu noktada ilk zincirlerin kırılmaya başladığı bir noktadan başlamak oldukça faydalı olur.
MP3 başlığı altında internette paylaşımı ve arşivlemeyi arttırma anlamında kaliteden ödün verilerek hazırlanan yeni bir formatın hayatımıza girdiği anda hayaller kurmaya başlamıştık bile. 120 tane MP3’üm var diyen e-postalar aldığım zamanları hatırlıyorum. Artık her şey çok daha farklı olabilecekti internetten bu küçük dosyaları indirmesi mümkün gözüküyordu. Saniyede 22.6 kb internet hızımız ile bir MP3’ü indirmemiz bir gün sürerken CD formatını indirmek söz konusu bile değildi. İndirdiğimiz data kadar değil intenette kaldığımız süre kadar ücretlendirildiğimiz o günlerde aslında biraz bu işle uğraşan herkes tehlikenin farkındaydı. Bir albümü almak istediğimde arkadaşımın ‘bende var, almana gerek yok’ demesi benim için muhteşem bir olaydı. Aslında bu muhteşem olay en çok tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de CD satıcılarının işine yaradı. Gün geçtikçe internet üzerinde arşiv arttıkça MP3 şarkıları indirip indirip CD’lere kaydederek zengin oldular. Bu noktada ses kalitesine fazla önem vermeyen geniş bir toplumun da etkisi çok fazla.
Taşınabilirlik işin içine girdikçe MP3 ve benzeri formatlar tüm elektronik firmalarının dikkatini çekti. Karşılıklı olarak teknoloji ve tüketiciler savaş açmışçasına sanatçı gelirleri olan CD’leri yok etmeye başladı. Peki neden ‘ok, bitti hadi başka bir formül bulalım’ cümlesi kurulamıyor? Sebebi açık. Dat ve plaklar bittiğinde üzülerek kabullenildi ama artık kaset vardı. Sanatçılar daha taşınabilir ve arşivlenebilir bir formatta sunuyordu ürünlerini. Plak cızırtısı yerine yok edilmesi oldukça zor olan noise geldi hayatımıza. Tıssss sesi. Kaset satışları devam ederken patlak bir proje MD hayatımıza girer çıkar gibi olmak üzereydi ki CD formatı inanılmaz bir patlama yarattı.
Dijital kayıt ve yeni teknolojik kayıt sistemleri ile hem stüdyoda yer alan tıss sesi temizlenmişti hem de CD çok havalı 2000’li yılların hayallerine yakışır bir imaj sergiliyordu. Bu geçişlerin hepsi yaşanırken sanatçılar gelir kapılarını yeniliyor ve tercihe göre arttırıyordu. Konserler ve internetin medyanın hızlı tanıtımı ile müzik dünyası 90’larda inanılmaz bir zirveye ulaştı. Artık her yere sesini duyurabiliyordu sanatçılar. Albüm satışlarında milyonlardan bahsedilirken internet hızının MP3 destekleyen teknolojik cihazlarının hızla hayatımıza girmesi ilk çatlağa yol açtı. Artık satışlar hızlı bir düşüşü yaşamaya başlamıştı. Konser ve reklamlara odaklanan sanatçılar gelirini artırmaya çalışırken küçük plak şirketleri albüm kayıtlarının masrafları altına imza atmaktan çekinir olmuştu. Artık herkes gidişat ile kurduğu senaryoların tek tek gerçekleşeceğine emin olmaya başlamıştı.
Çözüm arayışlarıDuvarımda kimin kasetini ve CD’sini alacağıma dair bir listeye çizik atarken artık ben de bu listeyi bilgisayarımın yanına taşımıştım. İnternetin hızı arttıkça MP3 formatının kalitesi yükselmeye başladı. Çok sevdiğim grupların hala orijinal albümünü alıyorum hatta onlara gönderip imzalatıp arşivime ekliyorum ama bir gerçek var ki artık albümler internetten takip ediliyor. En son ne zaman bir müzik mağazasının raflarında saatlerce albüm kapaklarına baktım hatırlamıyorum. Hepimiz artık çok farklı şeylere farklı tatlara para vermeden ulaşabilir olmuştuk. Bir gün geldi ve Napster ile MP3 dağıtımına katkıda bulunan P2P bütün siteler kapanmaya başladı. Sanatçı gelirlerini bu karar ile toparlamak adına ilk adım atıldı. Peki MP3 satışını nasıl yapacaklardı? Napster paralı hale getirildi ve aslında sadece ürünlerinin tercihini arttırmak adına harekete gecen Apple, iTunes üzerinden satışa başladı. Birçok firma bu konuda girişimde bulundu. Peki bu bir çözüm müydü?
Nasıl bir çözüm olabilirdi ki? İnternetin tanımında özgürce bilgi paylaşımı yer alırken… Telif hakları yasalarından dolayı istediğiz firmadan şarkı satın alamıyorsunuz, içerik sıkıntısı çekiyorsunuz ve kaliteleri oldukça düşük. O za-man neden satın almak benim tercihim olsun?
Yeni bir tab açıp Google’da, adı belli olan bazı sitelerde çok daha kaliteli içerik sıkıntım olmadan indirebileceksem. Parayla yaratılmaya çalışılan format yeterli değildi ve hala değil. Bunu fark eden bazı firmalar Plus ve VIP başlıkları altında 128 kb AAC ya da 160 kb wma yerine 256 bit AAC formatına geçti. Ufak bir bedel farkıyla. Hala yeterli değil. İngiltere pazarında yer alan bir albüm Türkiye’de yoksa ve İngiltere vergilerden dolayı benim kullanımıma onay vermiyor ise?
Bu arada AAC formatı MP3 formatına oranla çok daha kaliteli bir format. MP3 çaları bir yaşam tarzı olarak benimseten Apple bu formatı kullanıyor. Peki hiç hesapladınız mı? Ortalama 1 dolara bir şarkı alırsanız, 160 gb’lık iPod’unuzu kaç dolara doldurabilirsiniz? 40 bin dolar! Kısacası herkes, sizin bu arşivi yasal yollarla yapmayacağınızın farkında.
MP3 paralı hale getirilirken insanlara daha cazip ve özel bir şeyler verilmeliydi bence. En azından 320 kbps daha uygun olurdu. Peki şimdi neler olacak? Özellikle de internet hızımız bu kadar artmışken. Gelir elde etmek için şarkı satışını bir kenara atmakta fayda var. Bu noktadan sonra kimse ‘albüm satışımı arttırmak için inanılmaz bir fikir buldum’ diyerek ortaya çıkmasın artık; gülerler! MP3’ü ve bu durumu lehine kullanmayı başaranlar paraya daha çok yaklaşacak. Artık müzik, yapılan şarkı kadar ‘bir marketing meselesi’ halini de aldı.
Okullarda ilgili bölümler açıldı. Plak şirketlerinde Trend Mongorin ve marketing üzerine birimler genişletildi. Radyo ve TV’nin önemi yeniden arttı. MP3 indirmeyi başaran herkes kendini DJ zannederken aslında yönetilmeye, bilgile-rinin buna yeterli gelmediğine karar vererek yine bilirkişilerin yorumlarına önem vermeye başladılar. Umarım Türkiye’de de ‘benim 10 bin şarkım var, ben mekânın müziğini ayarlarım’ gibi zihniyetler yavaşça bu cümleleri kurmaktan vazgeçer.
MP3 ve diğer formatların varlığı sanatçıyı zor hale soksa da buna pozitif açıdan bakan birçok kuruluş var. En azından geçtiğimiz yıllara göre karbon tüketiminin yüzde 40 oranında düştüğünü düşünürsek. CD satışlarının azalması o kadar da kötü değil, sadece artık B planını uygulamaya başlamalıyız. Peki nedir bu B planı?
CD sonrası müzik sektörü
II: Bölüm
İnternet müzik dünyasının dinamiklerini değiştiriyor. Eski taktiklerin artık pek işe yaramadığı bu yeni yapıda başarılı olmak için neler yapmalısınız? Bu alanda öncelikleriniz ne olmalı?
Her hafta plak şirketleri tarafından gönderilen promosyon CD’lerin orijinalden fotokopiye dönüşmesini izledikten sonra, format ve orijinal karmaşasının inanılmaz bulanık bir hale geldiği düşüncesi oldukça yorucu geldi. Fotokopilerin siyah beyaz olması da ayrı bir can sıkıcı olay. Orijinal CD’lerin kabını nasıl bir ilgiyle dikkat ettiğim günler geldi aklıma. CD’lerin tozunu alır, içinde yer alan kitapçığa zarar gelmesin diyerek yerinden çıkartmazdık bile. İlk CD’yi 1993 yılında almıştım sanırım. LED Zepplin, ardından Queen, Pantera ve Alice in Chains… Sonra Türkiye’de bulamadı-ğım CD’ler için CDNOW’dan CD almaya başladım. Hayatımda yaptığım hiçbir alışveriş bana bu kadar keyif vermiyordu. Dakikalarca bekler, şarkılarını nakaratlarından oluşan kayıtları dinledikten sonra almaya karar verirdim. Sadece kabını beğendiğim için o kadar çok albüm aldım ki… Ankaralılar hatırlar, Süleyman Abi ve Hayri’den çektiğimiz kasetlerin sonu gelmişti. İstediğimiz albümleri Türkiye’de bulmak özellikle rock tarzının ardından rap ve daha uç olarak caza kaydıkça zorlaşıyordu.
İnternetin tam anlamıyla kullanılmaya başlamasıyla bu sorun çözüldü derken MP3 çıktı karşımıza. Bu seferde CD’ye ayırdığımız parayı sadece gerçekten sevdiğimiz gruplara harcamaya başladık. Hala Alice in Chains Deftones gibi grupların CD’lerini almaya devam ederim ama ayda yılda bir… Peki müzik pazarı gerçekten bu kadar hızlı öldü mü? Hayır… CD almayı bıraktıysak müzisyenler ve arka planda yüzdelerle çalışan profesyoneller nereden para kazanıyor dersiniz?
Gelir modeli: Kim ne kadar pay alıyor?
Hemen CD anlaşmalarının gelir detaylarına göz atalım. 10 liraya bir albüm satıldığı zaman sanıldığı gibi bunun 8 - 9 lirasını sanatçı almıyor! Uluslararası belli başlı bazı ana plak şirketlerinin sözleşmelerine göz attığımız zaman CD üzerinde nasıl bir gelir dağılımı olduğu ortaya çıkıyor.CD için mevcut gelir dağılımı
Sanatçı % 8
Plak şirketi % 49
Üretim % 13
Dağıtım % 10
Müzik market % 20
Bu noktada CD satılamadığı için asıl sıkıntıyı çeken plak şirketi. Yüzde 8’lik dilimle bir sanatçı batmaz ama o sanatçıyı besleyen plak şirketi 49’luk dilimle oldukça sıkıntıya girer, işte bu yüzden plak şirketleri ‘albüm nasıl olsa satmıyor, bin adet basalım yeter’ diyerek sanatçının en büyük gelir kapısı olan konserlerden çok ciddi yüzdeler almaya çalışıyor. Sa-natçı da gelişen teknoloji ile bağımsızlığını ilan ederek kendi albümünü kendi çıkartıyor. En azından konser gelirimi paylaşmam diyerek. Durum bu şekilde olunca ‘Plak şirketinin adı gerçekten albüm sattırıyor mu, sattırmıyor mu?’ sorusu gündeme geliyor. Koşullara göre değişebilecek bir tartışma bu. Plak şirketlerinin amacı ortada; elindeki pazarlama gücünü kullanarak A&R’lar (müzik şirketlerinin sanatçı ve repertuar departmanları) tarafından gelecek vaat eden isimleri bulup ortaya çıkartmak ve bu üründen para kazanmak. Bu noktada kayıt pazarıyla müzik pazarının nasıl birbirinden farklı ve nasıl da birbirine bağlı olduğunu görüyoruz. “Kayıt!” diyerek başlayan mücadele ter dökerek sergilediğiniz performanstan beş kuruş kazanamamanıza yol açabilir. Bu iki şekilde gerçekleşecektir. Elinizi kolunuzu plak şirketine kaptıracaksınız, konserlerinizden ciddi bir yüzde alacaklar, ya da bağımsız olup PR gücünüzün zayıflığı ile boş konser-lere gözünüzü yumup çıkacaksınız. Bir menejerin görevini icra edemediğini de eklersek, eskiden mahalle maçlarında size gol atan arkadaşınızı menejeriniz yaptığınız için bir gol daha yeme ihtimalinizin ne kadar yüksek olduğunu göreceksiniz.
O, bu, şu derken tüm müzik sektörünün sözde batışını garip bir veri formatına yüklemenin ne kadar yanlış olduğunu anlamak bu noktada çok önemli. Dengeleri bozduğu tartışmasız ama tek sorun bu mu? Sanatın önemini anlama konusunda yaşadığımız zayıf zihniyetler karşısında yapılan onca bestenin bir futbol maçında çalınan düdük kadar etkisi-nin olmadığı Türkiye gibi ülkelerde bu konu çok daha zarar verici noktalara taşınıyor. “Taşınıyor” noktası önemli, yanlış yönetilen sanatçı ve plak şirketleri, tecrübesizce sponsor olan şirketler ve bilinçsiz organizatörler çarkın darmadağın olmasının asıl sebepleri. Bu kadar iç daraltıcı değil durum ama önce nasıl para kazanacağımızı düşünmek yerine bu gidişatı, zarar etmeyi nasıl sübvanse edip en azından kendini çevirebilen bir çarka çevirebileceğimiz daha önemli.
MP3, AAC ya da WMA satışlarıyla telif hakları anlaşmasıyla sanatçının düştüğü durum onun için hiç karlı değil. İnternet üzerinden düşük formatlı müzik satışı yapan firmalar sürekli değişiklik yaptıkları sözleşmelerinde iki farklı noktaya ağırlık veriyor: Lisans ve aracı online platform.
Sanatçı 20. yüzyılın garip sözleşmesinin çarkında yine sıkışıp kalıyor. Uluslararası anlamda henüz Türkiye’ye hizmet vermeyen aracı platformlardan birinin modeline göz attığımızda durum yine ortada.
Aracı platformların gelir dağılım modeli
Şarkı yazarı % 4
Yayıncı % 4
Plak şirketi % 48
Sanatçı % 10
Platform % 34
Bu dört madde aslında öngörülen dağıtım ama bu noktadan öncesi aslında online platformun çok önem verdiği bir nokta değil. Onlar bu dörtlünün oluşturduğu lisans hakkına ortak olarak, müşteriden gelen harcamanın yüzde 34’ünü kendilerine ve lisans bedeli olarak yüzde 66’sını da plak şirketine aktarıyor. Bu noktada online istatistikler göz önünde bulundurulduğunda resmi satışlarla sanatçının gelirinin nasıl olacağı ortada. Bunun yetersiz olduğu konusunda hem fikiriz. Peki, her türlü platform kendini bu kadar geliştirmeyi başarırken Türkiye odaklı olarak neleri kontrol etmemiz nelere önem vermemiz gerekir?
Uluslararası platformlarda bir yaşam tarzı olarak algılanan ve eğitimini bu yönde geliştirmiş insanların yer aldığı meslek kanallarında durum tamamen profesyonellerin elinde. Hardcopy Media satışlarında yasal olmayan işleyişler yapa internet üzerindeki paylaşımın onları da sarstığı ortada ama çok ciddi bir noktayı atlıyoruz. Onlar bu konuyu atladı, data satışları ve telif hakları için çok önceden oturmuş sistemlerinin içinde mümkün olduğunca gelir sağlayabilecek satış sistemlerinin içerisinde yer aldı. Her gün arasına örneklerini katıldığı online platformlar bir şekilde sanatçıya parayı aktarıyor. Tek şarkılık albüm yapmamaya çalışmak her koyduğu şarkıyı satabilmeye odaklanmak ise sanatçının ve prodüktörün başarısına hedeflerine bağlı.
Sorunlar
Türkiye’de ve bize müzikal anlamda yakın diğer ülkelerde sorun çok daha farklı ve yoğun:
Telif haklarında yetersiz denetim ve düzensiz uygulama.
Bağımsız ya da sanatçıya bağlı plak şirketlerinin yönetim eksikliği ve tecrübesizliği.
Konser ve festivallerin uygunsuzca genel gidişat göz ardı edilerek uygulanması.
Hayran kitlenin desteğindeki yetersizlik.
Müzik dünyasında telif hakları ile boğuşmadan para kazanabileceğiniz en önemli ve hiçbir zaman değişmeyen nokta hayranlarınız ile birebir olmak onların karşısına çıkmak.
İlk amacımızın albüm çıkarmak olmaması gerekiyor, Türkiye’de bir albümün maliyeti bin adet CD için ortalama 5.000 lira civarında. Bu paraya bir arkadaşınızın stüdyosunda ya da kendi stüdyonuzda hazırladığınız albümü raflara yerleştirmeyi başarabiliyorsunuz. Peki, bu ne işimize yarayacak? Hiçbir şeye! Eğer amacınız plak şirketlerinin ya da şahısların dikkatini çekmek ise ve yeterince iyi iseniz ‘hücum kayıt’ bir demo da iş görecektir. Kazanan için sonucunun iyi mi kötü mü olduğu bir soru işareti olan durmadan düzenlenen müzik yarışmaları, sanatçıya ait tecrübesizce kurulmuş plak şirketleri, ben de organizatör olacağım diyerek sponsorların parasını çöpe attıran ve her iki tarafı da mağdur eden sözde organizatörler. İşte şu an içinde bulunduğumuz asıl sorun bu: Bir şeyi yanlış anlıyoruz, evde kayıt yapabiliyor olmak sizin rock star olabileceğiniz düşüncesini ne ara aklınıza sokuyor, anlamıyoruz.
Müziğin gelişmesi, kayıtların yapılması, bunların paylaşılması çok önemli. Fakat bunu suistimal edercesine herkesin ‘işi en iyi bilen benim!’ tavırlarıyla ortaya atılması, gerçekten bu işten para kazanmayı ve doğru yerlere ilerlemeyi hak eden insanları piyasadan silip süpürebiliyor.
Hedefi şaşırmamak lazım
Amacımız yaptığımız işi en iyi şekilde yaparak tanınır olup para kazanmak mı? Yoksa Facebook’ta herkese ekleme talebinde bulunarak, müziğe haftada sadece bir saat zaman ayırarak, müzik odaklı değil de tanınır olabilmek odaklı tüketilen müzik dalgasının içinde yer alabilmek mi? Şaka gibi gelebilir ama şu an gerçekten Türkiye’de var olan sorunun çok ciddi bir boyutunu bu oluşturmakta. Sahneye çıkıp tempo tutturamayan, gitarının sesini ayarlayamayan o kadar çok sanatçı izledim ve bu sanatçılar o kadar çok “CD hiç satılmıyor, albüm alın” diye TV ekranına çıktı ki, işte bu noktada buna izin veren herkesin kendini sorgulaması gerekiyor. Sanat yapanlara saygı göstermek başlığı altında müzikal değerlerin niteliklerini şaşırmış insanların verdiği tavizler, bu işi iyi yapan ve gerçekten para kazanmayı hak eden herke-sin önüne geçiyor.
Tecrübesiz menejerler ve kaprisleri medyaya zarar verirken, organizasyon şirketleri sponsorların parasını batırmakla meşgul oluyor. Gerçek bir sponsora ihtiyaç olan kişiler de sektörün daralan bakış açısında eziliyor.
Sosyal medya, yorumcular, yapımcılar, gerçek sanatçılar tepinsin dursun, bizler önce bu bilgisiz ve yaptığımız işlere saygı göstermeyen sözde sanatçıları, sabırsız, sahne kokusundan uzak, amacı ‘renkli ışıklar’ olan kişileri, hedeflerini şaşıranları bir şekilde içimizde tuttuğumuz süre boyunca dengeler alt üst olmaya devam edecek. Telif hakları istenilen yüzdeleri sununca, internetten hiç ücretsiz müzik dağıtımı yapılmayınca her şey düzelecek mi?
Bu kısır döngü nasıl çözülecek? Konserler, telif hakları ve hiç durmadan her saat gelişen internet üzerinde nasıl para kazanacağız? Bunun cevabı çok kolay, biz önce elemeyi yapalım.
Müzik pazarı gerçekten bu kadar hızlı öldü mü? Hayır… CD almayı bıraktıysak müzisyenler ve arka planda yüzdelerle çalışan profesyoneller nereden para kazanıyor dersiniz?
10 liraya bir albüm satıldığı zaman sanıldığı gibi bunun 8 - 9 lirasını sanatçı almıyor!
Uluslararası platformlarda bir yaşam tarzı olarak algılanan ve eğitimini bu yönde geliştirmiş insanların yer aldığı meslek kanallarında durum tamamen profesyonellerin elinde.
Amacımız yaptığımız işi en iyi şekilde yaparak tanınır olup para kazanmak mı, yoksa Facebook’ta herkese ekleme talebinde bulunarak, haftada müziğe sadece bir saat zaman ayırarak müzik odaklı değil şöhret odaklı tüketilen müzik dalgasının içinde yer almak mı?
Plak şirketleri sanatçının en büyük gelir kapısı olan konserlerden çok ciddi yüzdeler almaya çalışıyor. Eğer amacınız plak şirketlerinin ya da şahısların dikkatini çekmek ise ve yeterince iyi iseniz ‘hücum kayıt’ bir demo da iş görecektir.
Telif hakları istenilen yüzdeleri sununca, internetten hiç ücretsiz müzik dağıtımı yapılmayınca her şey düzelecek mi?
Olcay OZKAN / Kasım, Aralık Digital Age

